Kendini bugün de anlatmadı. Aslında anlatacağı tek bir şey vardı ama onun adı söylenince küçülecek diye korktu. Çünkü bazı duygular vardır; dile gelirse eksilir, sessizlikte kalırsa büyür. O da büyüttü. İçinde, kimsenin dokunamadığı bir yerde.
Günün içinden geçti yine, olaylara değmeden. Konuştu, güldü, yerli yerinde cümleler kurdu. Ama bütün bunlar olurken başka bir cümle, hep geride kaldı. Söylenmeyen. Söylenirse yön değiştirecek olan. Hayatını başka bir ihtimale açacak kadar güçlü, ama söylenemeyecek kadar kırılgan bir cümle.
Yorgunluğu dinlenince geçmedi. Çünkü bu yorgunluk bedenden değil, beklemekten geliyordu. Bir bakışın, bir sesin, tesadüf gibi duran ama içten içe çağıran bir varlığın yüküydü bu. Uyudu, yine de içindeki ağırlık yer değiştirmedi. Kalbi, aynı yerde sabahladı.
Onu düşündü. Bilerek değil. Düşünmek istemediği anlarda bile geldi. Bir şarkının ortasında, bir cümlenin sonunda, kalabalık bir odada aniden oluşan boşlukta. Adını söylemedi kendine bile. Çünkü isimler gerçeği çağırır. O, bu aşkın gerçek olmasını değil; bozulmamasını istiyordu.
Güçlü göründü. Her zamanki gibi. Çünkü bu tür aşklar güçlü görünmeden taşınmaz. Güçlü kalmak demekti, kimseye yaslanmamak. Sevilmeyi değil, sevmeyi sessizce kabullenmek. O yüzden oturamadı bu duygunun yanına, dağılamadı. Hep dik durdu. İçinde fırtına varken bile.
Gitmek istemedi. Kalmak da istemedi. Çünkü gitmek, onu itiraf etmekti; kalmaksa her gün biraz daha eksilmek. İkisinin arasında uzayan bir sessizlik vardı. Orada durdu. Sessizlik, bu aşkın en güvenli yeriydi.
Hayat devam ediyordu, evet. Ama herkes aynı yerden yürümüyordu. Bazıları sevilerek, bazıları severek. O, sevip susanlardandı. Geri düşmemeye çalışıyordu sadece. Kimse bilmeden, kimseye hissettirmeden.
Bugün kendine şunu söyledi: Her aşk yaşanmak zorunda değil. Bazıları taşınır. Bazıları insanın içini büyütür ama hayatını küçültmez. Bazı aşklar itiraf edilmez; insanın kim olduğunu belirler sadece.
Ve bunu da kimse bilmez.
Onun gibi.
