Akşamı masaya bıraktım bugün,
kapının eşiğinde üstümü silkeleyip
suskunluğumu içeri aldım.
Pencereden sızan rüzgâr
defterimin kenarını kıvırdı,
hayat gibi
hiçbir şey düz durmuyor artık.
Yorulmak yalnız bedene ait değilmiş;
bunu en çok
sabah uyanınca içimde ağırlık yapan
o isimsiz boşluk öğretti bana.
İnsan kendini taşımaya çabalarken
omuzlarından önce
yüreğini incitiyor.
Aynaya baktım uzun uzun:
“Ne oldu sana?” dedim.
Gülmek istedim, olmadı.
Bir kahkaha, dudaklarımda yarım kaldı
yalancı bir sevinç gibi.
Bir zamanlar hayaller kurduğum yüz
şimdi yalnızca
alışacağı kadar hayata bakan
bir adama aitti.
Gençliğim sokak aralarında dağıldı,
birkaç güzel cümlenin peşine takılıp
kayboldu.
Sevmenin yük olduğu günleri gördüm,
umut etmenin lüks sayıldığı
o uzun mevsimleri.
Her şey “geçer” dediler bana,
geçti…
ama ben eksilerek geçtim içinden.
Sokak lambaları gibi yalnız yanıyorum artık:
ışığım var ama ısıtamıyorum kimseyi.
Yanımdan hızla geçen hayata
değmeden duruyorum
bir vitrinin ardından bakar gibi dünyaya.
“Güçlüsün” diyorlar;
oysa bilmiyorlar
güçlü kalmanın
nasıl yavaş yavaş insanı
içten içe tükettiğini…
Kimse,
geceleri kendi omzuna yaslanarak uyuyanların
nasıl yorulduğunu görmüyor.
Gidenlerin ardından su dökenleri izliyorum,
elleri ıslak, gözleri kuru.
Kim dökecek peki
gitmeyenlerin ardından?
Kalmanın da bir yas biçimi olduğunu
ne zaman anlayacak dünya?
Çünkü bazen
beden kalıyor burada,
ruhun çoktan
başka bir durakta inmiş oluyor.
İnsan böyle zamanlarda
kendi içinde yürüyen bir gölgeye dönüşüyor,
adı var ama sesi yok.
Zaman,
kalbime paslı bir çekiç gibi vuruyor,
her darbede
bir soru daha bırakıyor geride.
Cevaplar çoğaldıkça değil,
eksildikçe büyüyor bu boşluk.
Öğreniyorum yavaş yavaş:
Her şeyi anlatmak zorunda değilim,
susmak da bir direniş biçimi bazen.
Akşam koyulaştıkça
kendime yaklaşıyorum:
Vazgeçmeyi beceremiyorum,
umutlu olmayı da artık zorlamıyorum.
