Kalbimde boş bir masa var,
her sabah suskunluğumu bırakıp oraya oturuyorum,
çayı soğuyor kelimelerimin,
dumanı tüten cümleleri içime çekiyorum usulca.
Yazdıkça çoğalmıyorum,
bilakis eksiliyorum;
çünkü insan en çok kendinden vererek yazar.
Sana mektuplar yazıyorum,
adını koymadan zarflara,
postaya veremediğim adreslerle.
Bir teşekkür borcu gibi içimde duruyorsun;
ne ödenebiliyorsun
ne unutulabiliyorsun.
Geceler artık uzun değil,
ama içim gecelere sığmıyor.
Uykuya yatarken üzerime serilen düşünceler
ince bir kefen gibi ağırlaşıyor.
Rüyalarım sessiz kalabalıklar,
herkes susuyor ama herkes bana bakıyor.
İnsan kaç kez yenilir kendine?
Kaç defa “tamam” deyip
yeniden başlar tükenmeye?
Bir şeyleri yoluna koymakla
kaybolmak arasında
ince bir ipin üstünde yürüyorum her gün.
Seni düşünmek,
kapalı bir pencereye yağan yağmur gibi;
ne içeri girebiliyorsun
ne tamamen dışarıda kalıyorsun.
Sesin duvara vurup geri dönüyor,
içimde yankı yapıyor:
uzak bir hatıra
yakın bir yara.
Kalemim yoruluyor bazen,
parmaklarım sızlıyor kelimelerden,
ama içimdeki eksiklik
hiç izin istemiyor yazmak için.
Çünkü bazı acılar
kâğıt olmadan da yazılır
insanın içine.
Yaşamak dediğin şey,
biriken suskunlukla baş etmeye çalışmak.
Her güldüğümde biraz daha
dağılıyor içimden bir parça,
her “iyiyim” dediğimde
kendimden uzağa düşüyorum.
İnsan en çok
anlatamadıklarıyla ağırdır.
Konuşmayan her kelime
bir taş gibi çöker göğse.
O yüzden suskunluğum
sessizlik değil,
yükten eğilmiş bir çabadır.
Ve biliyorum;
en çok yazdıklarım,
en az anlatabildiklerimdir.
En berrak cümlelerim
en bulanık duygularımdan doğar.
Kalbimdeki boş masa duruyor hâlâ;
üstünde yarım bıraktığım cümleler,
en sonunda susarak tamamlanan hikâyeler var.
Kimse oturmuyor karşıma,
ama ben yine de konuşuyorum,
çünkü insan
en çok kendine anlatacak
bir şeyleri olduğunda yalnız kalır.
