Bazı kapılar vardı…
Kimsenin bilmediği, kimseye açmadığım.
Kendi içimde saklayıp
zamanla neredeyse unuttuğum.
Hani insan, hatırlamak istemediklerini
yılların ardına saklar ya…
Ben de öyle yapmışım meğer.
Silinmiş sandığım ne varsa
bir köşede sessizce beni bekliyormuş.
Büyüdükçe kaçtım ben.
Kendimden, geçmişimden,
o ürkek çocuğun gözlerinden…
Nereye gitsem önüme düşüyordu yine de.
Arkamdan seslenen bir yalnızlık gibi,
“Dön artık” diyen bir fısıltı gibi.
Ama ben duymuyordum.
Duymazdan geliyordum belki.
Güçlü görünmeyi görev sanıp
içimdeki kırık yanları gizledim hep.
Sustukça büyüyen bir acıya
alışmışım fark etmeden.
Sonra bir gün…
Yorgunluğum ağır geldi.
Kaçtıklarım önüme yığıldı.
Ve ben, yıllardır kapısına bile bakmadığım
o eski kapıyı araladım.
Küçücük bir oda çıktı karşıma…
Loş, sessiz, tanıdık.
Kokusu bile çocukluğum gibiydi.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Odanın ortasındaki sandalyeye oturdum sessizce.
Söyleyemediğim onca şey boğazıma düğümlendi.
Ve sonunda…
Fısıltı gibi bir cümle çıktı içimden:
“Ben geldim…”
Gecikmiş bir dönüş gibiydi bu.
Uzun bir yolun sonunda
kendi gölgeme rastlamak gibi.
Kendime sarılmak istedim,
“Affet” demek istedim belki de.
Anladım sonra…
Öze dönüş, büyük bir değişim değilmiş.
Sessiz bir kabulmüş.
Kırıldığın yerleri onarmayı öğrenmekmiş.
Kendini sevmeye
yavaşça izin vermekmiş.
Ve ben, o gün…
Kendimle barışmaya niyet ettim.
Yıllardır susan kapılarımı
birer birer aralamaya.
Çünkü insan,
en çok kendine döndüğünde iyileşiyormuş.
Bunu geç de olsa öğrendim.
