Beklediğim o gün…
Saat üçte buluşacaktık.
Ben üçte vardım.
Masaya oturdum, iki kahve söyledim.
Birini senin için,
birini benim için.
Ve saat üçten sonra…
Zaman ağırlaştı.
Dakikalar, sanki çamura batmış ayaklar gibi ilerliyordu.
Her saniye biraz daha büyüdü, biraz daha gürültü çıkardı.
Benim kalbim ise susuyordu,
sadece seni bekliyordu.
Kahve geldi,
sen gelmedin.
Köpüğü sönmeye başladı.
Buharı dağıldı,
ama içindeki sıcaklık hâlâ bana seni fısıldıyordu.
Bir yudum almadım,
çünkü dudak izini görmek istedim o bardakta.
Gelirsin sandım.
Saat dörde geldi.
Masaların üzerinde gölgeler uzadı.
Garson bir kere daha baktı bana,
“İkinci kahveyi de içeyim mi?” der gibi.
Başımı iki yana salladım.
Çünkü biliyordum,
o kahve sana aitti,
benim elim o bardağa değmemeliydi.
Dışarıda yağmur başladı.
Camın ardında düşen her damla,
adımlarını haber verecekmiş gibi koştu.
Ama sen yine gelmedin.
Ve ben anladım;
bazı yağmurlar sadece bekleyenin üzerine yağar.
Saat beşe geldi.
İnsanlar gülüşerek çıktı kafeden,
masalar boşaldı,
benim masamda hâlâ iki kahve vardı.
Biri içilmiş, diğeri dokunulmamış.
Birinin sıcaklığı gitmiş,
diğerinin bekleyişi kalmış.
Sonra garson yaklaştı:
“Üzgünüm beyefendi, kapatıyoruz.”
Bardağa son kez baktım.
O kahveye,
sana…
gelmeyene, hiç gelmeyecek olana.
Cebimdeki saat o an kırıldı.
Ne tik vardı ne tak.
Sadece o boşluğun sesi.
Anladım ki;
bazı saatler beklerken kırılır.
Ve kırıldığında, içinde tek bir isim kalır.
Ben seni söylemeden sevdim.
Ve sen hiç bilmeden
ben seni bir kahve köpüğünde,
bir yağmur damlasında,
bir boş masanın üstünde bekledim.
Belki hiç gelmeyeceksin.
Belki bir gün, başka bir masada, başka bir şehirde buluşacağız.
Ama bil ki,
benim saatim o gün, o masada kırıldı.
Ve artık bütün zamanım
sana ait.
