Tanıştığımız gün, saatim bir deniz fenerine döndü.
Dönmüyor, ilerlemiyor, sadece tek bir ışığı hep aynı yere vuruyordu.
O ışığın altında biz vardık.
Sokağın ortasında, rüzgâr saç tellerini havalandırırken
sana bakmak;
yeni doğmuş bir ayı ilk kez görmek gibiydi.
İnsan, bir ayın aslında ne kadar sessiz olduğunu o zaman anlıyor.
Sen de öyle…
Sessizdin ama tüm gökyüzünü üzerime bırakıyordun.
Sesin…
Bir çayın demlenirken çıkardığı sabırlı buhar gibiydi.
Yavaşça yayılıyor, etrafı ısıtıyor,
ama elini uzatanın parmak ucunu yakıyordu.
Ne dediğini hatırlamıyorum,
ama tonun hâlâ cebimde.
Bir mendil gibi sakladım, buruşturup da atamadım.
Gözlerin bana değdiğinde,
şehrin bütün trafik lambaları aynı anda kırmızıya dönmüş gibi oldu.
Her şey durdu.
Arabalar, martılar, kaldırımda yürüyen insanlar…
Rüzgâr bile nefesini tuttu.
Zaman, adını bilmediğim bir denizin ortasında demir attı.
Ellerin…
Henüz tutmadığım ama gölgesini bile tanıyacağım kadar bildiğim ellerin.
Parmakların, haritasını bilmediğim bir ülkenin kıyı şeridi gibiydi.
Gözlerim, o kıyıya inmek için izin istiyordu.
Konuşmaya başladık.
Kelimeler, birbirinin omzuna basarak atladı önümden.
Gülüşlerin, sözcüklerin arasına yuva kurdu.
Ve cebimdeki saat…
Birden denizin dibine çöken bir çapa gibi sustu.
Akrep ve yelkovan, tıpkı bizim bakışlarımız gibi,
birbirine yaslandı ama yerinden kıpırdamadı.
O gün fark ettim;
bazı saatler zamanı ölçmez,
hafızayı saklar.
Bazı saatler,
bir ömrün en berrak anını yakalayıp
öteki bütün anları onun etrafına toplar.
Şimdi o saati hâlâ saklıyorum.
Camında buğulu bir sabahın izi,
kayışında senin adımlarının kokusu var.
Ve o saat…
hâlâ senin baktığın yerde duruyor.
